2003’te başlayıp 2004’te 100 kişiye ulaşan yürüyüşe katılım 2009’da ilk kez 500 kişiyi aştı. Bu dönem yalnız sayı artmadı, feministlerin sözü de genişledi: Kürtaj hakkı, barış talebi, İstanbul Sözleşmesi, nafaka, işyerinde eşitlik, bakım emeği, LGBTİ+ hakları. Sloganlar erkek şiddetinden heteroseksist aile kurgusuna, militarizmden yargıdaki cezasızlık pratiklerine uzanan bir eksende yükseldi. Feminist açıklamalarda bu dönemin ortak teşhisi netti: “Kadından önce aile, aile için kadın” anlayışı, annelik/nüfus politikaları, kürtaj yasağı, 6284 sayılı Kanun’un uygulanmasındaki gedikler ve haksız tahrik–iyi hal indirimleriyle beslenen ‘erkek adalet’ ve devletin kadının bedeni üzerinde durmadan söz söylemesi. Kürt kadınları üzerindeki yoğun baskı ve çatışma iklimi karşısında ısrar edilen barış talebi, erkek egemen düzenin yalnızca özel alanda değil, devletin güvenlik politikaları ve savaş rejimleri üzerinden de kadınların bedenleri ve yaşamları üzerinde şiddet ürettiği tespitine dayanıyordu; bu nedenle 8 Mart gecesi giderek bir yürüyüşten fazlasına, patriyarkal düzene yönelen kolektif bir politik meydan okumaya dönüştü. 2010’lara geldiğimizde, Feminist Gece Yürüyüşü’nün dili çoğaldı, kalabalığı büyüdü. Feminist Gece Yürüyüşü yalnızca bir eylem değil, devletin kadın bedeni üzerindeki denetim politikalarına karşı bir muhalefet hattı haline geldi. 2008’den itibaren ‘üç çocuk’ çağrıları, 2011’de Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığın kapatılarak yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurulması, devletin “kadından önce aile, aile için kadın” anlayışını kurumsallaştırdığı bir döneme işaret ediyordu. 

2010’da Münevver Karabulut cinayetinin ardından ‘Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ kuruldu. Artan kadın cinayetleriyle birlikte feministler yalnızca şiddete değil, onu mümkün kılan cezasızlığa, yargıdaki ‘iyi hal’ indirimlerine, kolluk kuvvetlerinin kayıtsızlığına da ses yükseltiyordu. ‘Kadın cinayetleri politiktir’ sözü tam da bu dönemde kalabalığın ortak dili haline geldi. Devletin veri üretmediği koşullarda kadın cinayetlerini ve şüpheli kadın ölümlerini kayda geçirip raporlaması, feminist hareketin elindeki en kapsamlı bilgi kaynağını oluşturdu. Platformun dava takipleri, yalnızca faillerin ceza alması için değil, ‘kravat indirimi’, ‘haksız tahrik’ gibi erkek adalet pratiklerinin görünür kılınması için de kritik bir rol oynadı. Münevver Karabulut davasıyla yükselen bu adalet ısrarı, zamanla çocuk istismarı ve LGBTİ+’lara yönelik şiddet davalarını da kapsayacak şekilde genişledi. Kadın cinayetlerine karşı verilen mücadele yargı salonlarından sokaklara taşan bir toplumsal baskıya dönüştü.

Bu dönemde Platform’un yürüttüğü politik çalışma, yalnızca tek tek davaların peşine düşmekle sınırlı kalmadı; 6284 sayılı Kanun’un eksiksiz uygulanmasında ve ‘Özgecan Yasası’ teklifi tartışmalarında aktif rol alarak yasal zeminin güçlenmesine de katkı sundu. Böylece platform, artan cinayetler karşısında yalnızca teşhir eden değil, hem hukuki hem politik hem de örgütleyici bir güç olarak feminist mücadelenin başlıca aktörlerinden biri haline geldi.

İstanbul’da feministlerin uzun süredir yürüttüğü kadın cinayetleri mücadelesi, 2010’da “Kadın Cinayetlerine İsyandayız” kampanyasıyla daha görünür ve örgütlü oldu. Farklı gruplardan feministlerin ortak çalışmaları sonucunda “İstanbul Feminist Kolektif” adı benimsendi ve kampanya bu kolektifin imzasıyla sürdürüldü. Kampanya, adını çoğu zaman bir slogan olarak kullansa da asıl olarak kolektif feminist örgütlenmeyi güçlendiren bir çatı işlevi gördü.

Öte yandan, bu yıllarda kadına yönelik şiddetle mücadelede en kritik gelişmelerden biri de 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a giden süreç oldu. 1998 tarihli 4320 sayılı Ailenin Korunmasına İlişkin Kanun’un yalnızca “aile içi” şiddeti ve resmi evlilikleri kapsaması korunma mekanizmalarını sınırladığı için, 2011’de İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasının ardından daha kapsamlı bir yasa ihtiyacı belirginleşti. 2011’de yeni yasa taslağı hazırlanırken Bakanlık kadın örgütlerinden görüş istedi; bunun üzerine 237 örgüt “Şiddete Son Platformu”nu kurarak sürece aktif biçimde katıldı ve taslağa önerilerini sundu. Revizyonların ardından tasarı Şubat 2012’de Meclis’e gönderildi ve 6284 sayılı Kanun 8 Mart 2012’de kabul edildi. Platformun pek çok önerisi yasaya tam olarak yansımamış olsa da, 6284 sayılı Kanun’un ortaya çıkmasında ve kadına yönelik şiddetle mücadelede güçlü bir hukuki dayanak oluşturmasında Şiddete Son Platformu’nun ve kadın örgütlerinin ısrarlı çabası çok belirleyici oldu.

2012’ye geldiğimizde, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kürtajı ‘cinayet’ olarak nitelendirmesi, ardından devletin sözünü sezaryen karşıtlığı üzerinden kurması ve doğum politikalarının kadınlara kurduğu baskı karşısında, kadın örgütleri hızla “Kürtaj Haktır, Karar Kadınların” Platformu çatısı altında birleşti. Bu platformun eylemleri,‘Kürtaj, Gebelik, Bekaret Fişlemez’ yürüyüşleri, ‘Rahim Hikayeleri’ kampanyaları feminist gündemi ülke çapına taşıdı. Kadınların doğurganlık haklarının devlet denetimine sokulduğu GEBLİZ sistemi ve ‘aile hekimine gebelik bildirimi’ uygulamaları karşısında, feminist hareket “Benim bedenim benim kararım” diyerek güçlü bir kampanya yürüttü. Kırktan fazla bileşenin yer aldığı bu platform, kadınların bedeni ve doğurganlığı üzerindeki devlet denetimine karşı ortak bir direniş yürüttü; pek çok şehirde yürüyüşler, oturma eylemleri ve kampanyalar düzenleyerek kürtajın güvenli, ücretsiz ve erişilebilir bir sağlık hizmeti olması gerektiğini vurguladı. 

Kadın cinayetlerine ve kürtaj politikalarına karşı yürütülen kampanyalar bu yürüyüşün ve kadınların sesini karşı konulamaz biçimde yükseltti. Son olarak, 2013’te Gezi Direnişi ile yükselen muhalif sesler, yeni ve genç kuşakların katılımını sağladı ve kalabalık yüzleri aşıp binlere, oradan on binlere ulaştı. Parkta kurulan forumlar, dayanışma zincirleri ve barikat deneyimi, sonraki senelerde gece yürüyüşüne katılımı artırdı ve feminist örgütlenmeyi de güçlendirdi.

8 Mart

İstanbul