2020 itibarıyla “kamu düzeni” ve “toplumsal hassasiyet” gerekçesiyle yapılan yasaklamalar yeni güvenlik mimarisinin kalıcı araçlarına dönüştü: Taksim/İstiklal Caddesi tümden kapatıldı, toplu taşıma hatları saatler önce durduruldu, ‘toplanabilirsiniz ama yürüyemezsiniz’ dayatması standartlaştı. Kadınlar ve LGBTİ+’lar paralel sokaklarda buluşup kısa koridorlarda açıklamalarla sokağa çıkmayı sürdürdü, buna karşı polis ablukası, biber gazı, gözaltı ve iletişimi kesme taktikleri yaygınlaştı. Taksim’in valilikçe belirlenen yürüyüş alanı olmadığı gerekçesi standart bir engelleme pratiğine dönüştü. Yürüyüşler valilik, kaymakamlık gibi farklı idari makamlar tarafından yasaklandı; yasaklar emniyet tarafından pervasızca uygulandı.
2020’de kadınlar Sıraselviler’den Fransız Kültür’e yürümek isterken polis barikatıyla durduruldu. ‘Aç barikatı’ sloganlarıyla bekleyiş sürerken gaz ve kalkanla müdahale geldi, en az 32 kişi gözaltına alındı, çok sayıda kişi darp edildi ve gazeteciler alandan uzaklaştırıldı. 2021’de de değişen bir şey olmadı. Polis, İstiklal Caddesi ve Taksim Meydanı’nda toplanılmasına izin vermezken, İstiklal caddesi ve meydana çıkan tüm sokakları kapattı. Kadınlar ara sokaklardan Sıraselviler’e yürüdü. Gece yarısı ev baskınlarıyla en az 10 kadın ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ iddiasıyla gözaltına alındı.

Türkiye’nin 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden gece yarısı yayımlanan bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla çekilmesi, feminist mücadelenin seyrini kökten değiştirdi. İstanbul Sözleşmesi’nin önemi, kadına yönelik şiddeti yalnızca bireysel suçlar olarak değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan bir insan hakları ihlali olarak tanımasından geliyordu. Türkiye’nin 2011’de ilk imzacı, 2014’te ilk onaylayan ülke olması, kadına yönelik şiddetle mücadelede uluslararası en kapsamlı ve bağlayıcı metni yürürlüğe soktuğu anlamına geliyordu. Sözleşme, devletlere önleme, koruma, cezalandırma ve politika üretme yükümlülüğü getiriyor, şiddeti hem doğuran hem de sürdüren toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Kadınlar, “#İstanbulSözleşmesiBizim” diyerek ülke genelinde sokağa çıktı; çekilme kararına karşı yüzlerce protesto düzenlendi. Ancak iktidar, bunu “idari bir karar” olarak savundu. Dönemin cumhurbaşkanı Erdoğan “Gireriz, girdiğimiz gibi çıkarız” diyerek sözleşmeden çekilmenin gerekçesini açıklamaktan kaçındı; İçişleri Bakanı ise “İstediğimiz uluslararası sözleşmenin altına imza atarız, istediğimizden çıkarız” diyerek kararın siyasi önemini küçümsemeye çalıştı.

2021’de Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, bu dönemin dönüm noktasıydı. Kadınlar “#İstanbulSözleşmesiBizim” diyerek ülke çapında sokaklara çıktı ancak iktidar bu adımı ‘idari karar’ olarak tanımlayıp politik sorumluluğu reddetti. Böylece kadınların ve LGBTİ+’ların yaşam hakkı uluslararası güvenceden yoksun bırakıldı.
2021 sonrasında 8 Mart eylemleri, yalnızca bir buluşma değil, İstanbul Sözleşmesi’nin feshine ve artan otoriterliğe karşı direnişin simgesi haline geldi. Valilik ve kaymakamlık yasakları “kamu güvenliği” veya “toplumsal hassasiyet” gerekçeleriyle rutinleşti.
Bu geri çekilme, kadın ve LGBTİ+ haklarının yasal güvenceden yoksun bırakıldığı yeni bir dönemin kapısını araladı. Kadın cinayetleri, erkek şiddeti ve trans cinayetleri hız kesmeden sürdü; erkekler 2021’de en az 339 kadını ve 34 çocuğu öldürdü, 96 kadına tecavüz etti, 772 kadını seks işçiliğine zorladı, 424 kadını taciz etti, 208 çocuğu istismar etti. Erkekler 2021’de en az 793 kadına şiddet uyguladı, yaraladı.


Bu atmosferde, 2022 Feminist Gece Yürüyüşü sözleşmeden çıkışın yarattığı geri gidişin simgesel bir direniş alanına dönüştü. Beyoğlu Kaymakamlığı ve İstanbul Valiliği Taksim ve çevresinde yapılmak istenen eylemi “belirlenen alanlar dışında” diyerek yasakladı; Emniyet Genel Müdürlüğü 7 ve 8 Mart’ta belirlenen yer ve güzergahlar dışında, “yasaya aykırı şekilde eylem yapılmasına” izin verilmeyeceğini duyurdu. Engellerin dozunun daha da arttığı bir yıl oldu. Taksim ve çevresi tamamen polis bariyerleriyle kapatıldı, metrolar, yollar ve geçişler engellendi. Ancak kadınlar ve LGBTİ+’lar tüm engellere rağmen Cihangir’de bir araya gelerek basın açıklaması yaptı. Kadıköy’den eyleme gelmek isteyen yaklaşık 40 kişi gözaltına alındı. İstanbul Sözleşmesi’nin feshine isyan eden kadınlar “Bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok” dedi ve umutlarının feminist mücadelede olduğunu haykırdı. Polis ablukası ve yasaklara rağmen her sokağı ‘feminist isyan alanına’ dönüştürdüklerini ve mücadeleden vazgeçmeyeceklerini duyurdular.

2023’te Beyoğlu Kaymakamlığı, “Toplumsal duyarlılık nedeniyle toplumun bir kesiminde infial uyandırabileceği, toplumsal huzur ve barışın bozulabileceği, toplantıya terör örgütlerine müzahir grupların da katılabileceği ve suistimal edebilecekleri, bu durumun ise kamu düzeni ve milli güvenliği tehlikeye düşürebileceği” gerekçesiyle yürüyüşü yasakladı. Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesi polis bariyerleri ile kapatıldığından yine Cihangir’de toplanıldı ve toplanan kadınlar polis ablukasına alındı. Eylemcilere gaz sıkıldı ve çok sayıda eylemci gözaltına alındı.

2024’te de değişen bir şey olmadı, İstiklal Caddesi’ne çıkan tüm sokaklar ve meydan kapatıldı, kadınlar ve LGBTİ+’lar Cihangir’de toplandı. 22. Feminist Gece Yürüyüşü’nde kadınlar ve LGBTİ+’lar patriyarka ve otoriter siyasal baskılara karşı mücadelenin yolunu feminizmde bulduklarını vurguladı. Erkek şiddetine, yoksullaştırma politikalarına, beden ve yaşam üzerindeki denetime ve LGBTİ+’lara yönelik nefret politikalarına karşı feminist dayanışmayı öne çıkaran açıklamada, deprem sonrası kadınların artan bakım yüküne ve 6284’ün etkin uygulanmamasına da dikkat çekildi. Kadınlar ayrıca Gazze’deki İsrail saldırılarını ve Türkiye’nin İsrail’le ticareti sürdürmesini eleştirirken, Rojava’ya yönelik askeri operasyonlara da karşı çıkarak savaş ve militarizme karşı feminist bir barış çağrısı yaptı; yürüyüşün ortak mesajı ise “Kurtuluşumuz feminizmde” oldu.

2020–2024 arası bu dört yıl, yalnızca eylem yasağının değil, kadınların kamusal varlığını hedef alan denetim politikalarının kurumsallaştığı bir dönem olarak kayda geçti. Ancak tüm baskılara rağmen feministler her 8 Mart’ta aynı sözü yinelediler: “Kurtuluşumuz feminist mücadelede.”
2025, iktidarın ‘Aile Yılı’ ilanıyla kadınları yeniden aile, annelik ve itaat eksenine hapsetmeye çalıştığı; feministlerin ise bu dayatmayı sokakta, mahkemede, kampüste ve gündelik hayatın her alanında açık bir politik itiraza dönüştürdüğü bir yıl oldu.
2025’te, 23. Feminist Gece Yürüyüşü yoğun polis ablukası altında yapıldı. Taksim ve çevresinin kapatılmasına rağmen binlerce kadın ve LGBTİ+ Sıraselviler ve çevresinde bir araya geldi. Yürüyüşün ardından polis müdahalesiyle 112 kadın ve LGBTİ+ gözaltına alındı; gözaltına alınanların büyük bölümü ertesi gün serbest bırakıldı. Aktivistlerin aktardığına göre gözaltı süreci keyfi müdahaleler, ters kelepçe, darp ve hedef gözeten uygulamalarla yürütüldü; özellikle trans aktivistlerin ve yürüyüşte görünür olan LGBTİ+’ların hedef alındığı vurgulandı. Buna rağmen binlerce kadın ve LGBTİ+ 8 Mart gecesi sokakta kalmaya devam ederek yasaklara ve ‘Aile Yılı’ politikalarına karşı feminist direnişi sürdürdü.
2026’da 24. Feminist Gece Yürüyüşü yoğun polis ablukası ve ulaşım kısıtlamalarına rağmen Taksim’de düzenlendi. Valiliğin kararıyla metro istasyonları kapatıldı, Taksim ve çevresi bariyerlerle çevrilirken binlerce kadın ve LGBTİ+ Sıraselviler’de buluşarak Cihangir’e doğru yürüdü. “Kurtuluşumuz feminizmde”, “Geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz” ve “Jin, jiyan, azadî” sloganlarının yükseldiği yürüyüşte erkek şiddetine, savaşa ve yoksulluğa karşı feminist isyan vurgusu öne çıktı; yürüyüş Cihangir’de yapılan çok dilli basın açıklaması ve meşalelerle son buldu.