1987’de Çankırı Asliye Hukuk Mahkemesi hakimi Mustafa Durmuş, gördüğü şiddet nedeniyle boşanmak isteyen bir kadının davasını reddederken “Kadının sırtından sopa, karnından sıpa eksik edilmez” sözünü gerekçe gösterdi. Bu kararı protesto eden kadınlar, 4 Nisan 1987’de İstanbul Sultanahmet Adliyesi’nde hakime karşı 1 liralık manevi tazminat davası açtı. Dava reddedilse de bu eylem, kadın hareketi için dönüm noktası oldu. Feminist Dergisi’nin çağrısıyla, dayağa karşı yürüyüş düzenlenmesine karar verildi. Valilikten izin çıkmayınca ertelenen yürüyüş, 17 Mayıs 1987’de Kadıköy İskelesi’nden başlayıp Yoğurtçu Parkı’nda mitingle son buldu. 12 Eylül darbesinden sonraki ilk izinli kadın yürüyüşü olan bu eyleme 2500’den fazla kadın katıldı. 1987’deki Dayağa Karşı Kampanya yalnızca kadınların maruz kaldığı şiddeti görünür kılmak için değil, o şiddetin meşrulaştırıldığı toplumsal düzeni topluca reddetmek için başlatılmıştı. Kadınlar, ‘dayak’ denen şeyin münferit değil yapısal olduğunu söyledi ve aile içinde ‘terbiye’ sayılan bu şiddete karşı birlikte söz üretme, deneyimlerini ortaklaştırma amacıyla bir el kitabı hazırlamaya başladı. Feministlerin bu el kitabı, hem deneyimleri bir araya getirmeyi hem de kadınlara haklarını ve acil durumlarda başvurabilecekleri yolları anlatmayı amaçlayan somut bir dayanışma aracıydı. Böylece kampanya, feminist hareketin yalnızca taleplerini değil, bu taleplerin hayata geçeceği örgütlenme biçimlerini de şekillendirdi. 1988’de yayımlanan “Şimdi Sığınak İçin” kitabı, kadın sığınağı fikrinin toplumsallaşmasında önemli bir eşik olurken, 1989’da hukuki ve pratik destek sunan bir telefon ağının kurulmasına öncülük etti. Kısa sürede bu ağların yetmeyeceği anlaşıldı ve sığınak talebi somutlaştı; Şişli Belediyesi’ne yapılan başvurular, kısa ömürlü bir ilk sığınağın açılmasını sağladı. Ancak gerçek ve kalıcı çözüm, kadınların 1990’da Mor Çatı Kadın Sığınağı’nı kurmasıyla ortaya çıktı.

Dayağa Karşı Yürüyüş (17 Mayıs 1987, Kadıköy)

1986’da Antalya’da dört erkeğin bir kadına yönelik cinsel şiddet davasında mahkeme, mağdur kadının seks işçisi olduğu gerekçesiyle dönemin Türk Ceza Kanunu’nun 438. maddesine dayanarak sanıkların cezasında indirime gitmesi yeni bir feminist mücadelenin başlamasına yol açtı. 438. madde, eski Türk Ceza Kanunu’nda yer alan ve fuhuş yapan kadınlara yönelik tecavüz suçlarında ceza indirimi öngörüyordu. 438. maddenin iptali istemiyle yapılan başvuru, 1989’da Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildi. Bunun üzerine kadınlar, maddenin kaldırılması talebiyle bir protesto kampanyası başlattı. Kampanya kapsamında 23 Ocak 1990’da İstanbul Karaköy’deki Zürafa Sokak’ta bulunan genelevlerin önünde bir basın açıklaması düzenlendi ve bildiriler dağıtıldı. Ardından 18 Şubat 1990’da Üsküdar’dan Bağlarbaşı’na uzanan 438’e Karşı Büyük Feminist Yürüyüş düzenlendi. Feminist mücadelenin yürüttüğü bu kampanya sonucunda, 438. madde yürürlükten kaldırıldı.

438. maddeye karşı yürüyüş (1990)
Kaynak: catlakzemin.com

1987 Dayağa Karşı ve 1990’da 438. maddeye karşı yürütülern kampanyalarla feministler özel alandan sokağa taştı ve mücadele çağrısını yalnızca kadınlara yöneltti. O günlerden beri feministlerin savunmaya çalıştığı bu mücadele 2003’te Taksim–Mis Sokak çevresindeki ABD’nin Irak işgali dolayısıyla savaş karşıtı buluşmalarla iyice görünür oldu. Kadınlar işgal karşıtı bu eylemlerde “savaş çıkaran devlet başkanlarının hepsi erkek, tesadüf mü?” diye sordu. Kadına yönelik şiddetin sistematikliği ve bunun karşısında devletin yükümlülüklerini yerine getirmemesi, kadınların yaşam hakkının kamu güvencesi altında olmaması, 2004 boyunca birbirini izleyen iki kadın cinayetiyle feministlerin gündeminde yerini aldı. Tecavüze uğradıktan sonra aile meclisi kararıyla öldürülen Güldünya Tören için 6 Mart 2004’te yapılan ve yaklaşık 100 kadının Zincirlikuyu Mezarlığı’nda bir araya geldiği Mezar değil sığınak istiyoruz eyleminde, feministlerin yıllardır mücadelesini verdiği devletin koruma yükümlülüğü ve sığınak talebi dile getirildi. Kadınlar, Güldünya’nın emniyete başvurmasına rağmen korunmadığını, sığınak olsa hayatta kalabileceğini vurguladı, emniyet ve hastane hakkında suç duyurusunda bulundu ve Türk Ceza Kanunu’nda namus gerekçesiyle işlenen cinayetlerin ağırlaştırıcı neden sayılmasını talep etti. Bu eylemden yalnızca birkaç hafta sonra, 14 yaşındaki Nuran Halitoğulları’nın tecavüze uğradıktan sonra ‘namus’ gerekçesiyle öldürülmesi feminist mücadelenin toplumsal etkisini daha da büyüttü. Güldünya için verilen tepki, Nuran için katlanarak arttı; kadınlar morgdan mezarlığa, Galatasaray’dan TBMM’ye uzanan bir hatta Mezarlık değil sığınak istiyoruz diyerek sokaklara çıktı, milletvekillerine telgraf çekti, TCK alt komisyonunu harekete geçmeye zorladı. Bu iki cinayet arasında kurulan politik süreklilikle devletin ihmali görünürleşti ve feminist mücadele sokakta kalmakta ısrar etti.

2004’te Kadına Yönelik Şiddete Karşı Platform “Anneler Günü’nü kutlamıyoruz” sloganıyla eylem yaptı ve TCK’nın acilen değiştirilmesini, namus cinayetlerinin “nitelikli insan öldürme” sayılmasını, faillerin “haksız tahrik” indirimi almamasını ve yeterli sayıda kadın sığınma evi açılmasını talep etti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne verilen sığınak dilekçesi, bu iki cinayetin yarattığı toplumsal sarsıntının kurumsal politikalara dönüştürülmesi için atılan adımlardı. Platform bileşenleri TBMM’de yürütülen TCK görüşmeleri ve Belediyeler Kanunu tartışmalarına çağrıda bulundu ve kadınlar için acil önlemler alınması gerektiğini vurguladı. Platform, her 7.500 kişiye bir sığınak açılması gerektiğini hatırlattı ve “mezar değil sığınak” talebini devletin sorumluluğuna işaret eden bir politik programa dönüştürdü. Böylece 1987’den beri kurulan feminist mücadele hattı, 2004’te yeni bir eşiğe ulaştı: Dayağa Karşı Kampanya’dan devralınan mücadele, cinayetlerin önlenmesi için somut yasal düzenlemeleri zorlayan, kurumsal mekanizmalar talep eden bir toplumsal güç haline geldi. Bu güç, hem Feminist Gece Yürüyüşü’nün siyasal zeminini genişletti hem de feministlerin 8 Mart gecelerini patriyarkanın görünmez sınırlarının açıkça aşıldığı bir politik mekana dönüştürdü.

2004’teki yürüyüşte yazılan “Mezar değil sığınak istiyoruz” dövizleri, 2005’te “Erkek düzenine itaat etmiyoruz” pankartıyla bağımsız, feminist bir kimlik kazandı. O günden sonra 8 Mart gecesi, sadece bir yürüyüşün değil, kamusal alanın yeniden dağıtıldığı bir siyasal anın adı oldu ve böylece Feminist Gece Yürüyüşü doğdu. Yürüyüş, örgütler, sendikalar ve karma yapılardan bağımsız, sadece feminist taleplerin gündem olduğu ve yalnızca kadınların katıldığı bir yürüyüş haline geldi. 2006, sözün iskeletinin kurulduğu yıl oldu, ‘erkek düzeni’nin yerini açıkça ‘patriyarka’ aldı. 8 Mart geceleri, Türkiye’de feminizmin 1987 Dayağa Karşı Kampanya’dan bugüne sokakta tuttuğu sözün devamıdır. Feministlerin karanlığı seçmesi aslında onu dönüştürmeyi hedefler. Gece, bir güvenlik riskine rağmen yapılmış bir tercih değildir. Bu tercih o risk tanımının kendisine itirazdır. 8 Mart gecesi, ‘tehlikeli saat’in kadınlar tarafından doldurulduğu andır. Yalnızca kadınların ve LGBTİ+’ların katıldığı bu yürüyüş, o sözün yankıyı bulduğu yer ve zamanı seçer: Çünkü gece de sokak da bizim.

8 Mart

İstanbul