2013’ün yarattığı siyasal iklimle ve kadın hareketinin güçlü kampanyalarıyla kalabalık çoğaldı, bu zaman dilimi devletin güvenlik mimarisinin de yeniden yapılandırıldığı bir döneme denk geldi. Devletin hem kamusal alandaki hem özel yaşam üzerindeki denetimi yoğunlaştı. Gezi direnişinin önayak olduğu politik hareketlenmenin kısa sürede daraltılması için devlet seferber oldu, meydanlar, parklar ve caddeler ‘güvenlik’ gerekçesiyle çevrildi. Aynı dönemde, kadın politikaları da giderek aileci, nüfus odaklı bir çerçeveye sıkıştı. ‘Kadın değil, aile korunur’ anlayışı, yasal düzenlemelerin ve sosyal desteklerin merkezine yerleşti. 2014’te “Kadın-erkek eşitliği fıtrata terstir” diyen cumhurbaşkanının sözleri bu ideolojik dönüşümün sembolüydü. Barikatlar, son dakika yasakları, metro kapatmaları, ‘toplanabilirsiniz ama yürüyemezsiniz’ dayatması meydanı görünmez kılma taktiğine dönüştü. Yine de kadınlar, paralel sokaklardan birbirine kavuşmayı, kısa koridorlarda basın açıklaması yapmayı, dağılmayı ve yeniden toplanmayı öğrendi. Tüm engellemelere rağmen hattaki tempo düşmedi; güzergah değişti, niyet değişmedi. Feminist hareket, tam da bu kuşatma altında yeni bir dayanıklılık kazandı.

2014’te binlerce kadın akşam Galatasaray’da toplandı, TOMA’ların gölgesinde ara sokaklardan çıkarak ‘Taksim yasağını kaldıracağız’ sloganıyla meydana yürümeye çalıştı. Aylardır Taksim’de tüm eylemlere kapatılan İstiklal’i fiilen açtılar ancak barikat nedeniyle meydana çıkış engellendi, Fransız Konsolosluğu önünde yapılması planlanan açıklama polis engeli sebebiyle okunamadan yürüyüş sona erdi. Bu, artık Feminist Gece Yürüyüşü için de ‘meydan yasağı’ döneminin başlangıcıydı. 

2015’te kalabalık önceki seneden de fazlaydı, Özgecan Aslan cinayeti sonrası öfke de çoğaldı. 2015’te yapılan açıklamada, hükümetin istihdam ve nüfus politikalarıyla kadınları evliliğe ve anneliğe mahkum ederek boşanmayı zorlaştırdığı vurgulandı. Kamu hastanelerinde fiilen uygulanan kürtaj yasağına ve bu yasağı ifşa eden feministlere yönelik saldırılara dikkat çekildi.

2015–2016 ‘bombalar dönemi’ ve barış sürecinin bitirilmesinin ardından devlet sokağı ve meydanları tamamen güvenlik zırhına aldı. 20 Temmuz 2016’da ilan edilen ‘OHAL’, kadınların en görünür olduğu 8 Mart yürüyüşlerini de hedefe koydu. 

2016’da kadınlara yönelik sistematik saldırıların yoğunlaştığı bir dönemde Kadınlar Birlikte Güçlü doğdu. “Tecavüze af” yasa tasarısına karşı verilen acil tepkiler ve yaklaşan başkanlık referandumu süreci, farklı kadın örgütlerini ortak bir zeminde buluşturdu. 2017’de Kadın Cinayetlerine Acil Önlem Grubu kadınlara açık bir çağrı yaparak “Gelin neler yapacağımızı birlikte konuşalım” dedi ve kampanya, kısa sürede ülke çapında örgütlü bir direnişe dönüştü. 

2017 yürüyüşünde, OHAL koşullarında da “Erkek adalete, erkek devlete, savaşa hayır!” dendi. 2018’de yağmur altında binlerce kadın İstiklal’i yeniden doldurdu. Feminist Gece Yürüyüşü’nde kadınlar “Hayatımız, isyanımız, mücadelemiz: Feminizm” sloganıyla, OHAL ve yoğun polis ablukasına rağmen İstiklal Caddesi son yılların en kalabalık yürüyüşüne sahne oldu; “Hayatımız, İsyanımız, Mücadelemiz: Feminizm” pankartı Tünel’e ulaştığında kortej hala caddeyi dolduruyordu.2019’da ise baskı açık şiddete dönüştü: polis biber gazı ve plastik mermilerle kalabalığa saldırdı, kadınlar kalkanların arasında sıkıştı. İstiklal Caddesi’ne çıkan tüm ara sokaklar polis bariyerleriyle kapatıldı, kadınlar Taksim Meydanı’ndan Fransız Kültür Merkezi önüne kadar ilerleyebildi. Basın açıklaması ve yürüyüş polis izin vermediği için yapılamadı. Ardından Cumhurbaşkanı, 8 Mart yürüyüşçülerini ‘ezana saygısızlık’la suçlayarak hedef gösterdi. Bu açıklama, feministleri ve LGBTİ+’ları ‘toplumsal değerleri bozan gruplar’ olarak damgalayan yeni bir dönemin başlangıcıydı.

2014’ten itibaren geçen altı yıl, yalnızca yasakların değil kadın bedeninin, doğurganlığın, anneliğin ve kamusal alanın siyasal bir denetim aracına dönüştüğü bir dönemdi. Devletin aileyi merkeze alan politikaları, kadını ancak anne ve eş olarak tanımlayan söylemlerle birleşti. Kürtajı fiilen zorlaştıran pratikler, doğum teşvikleri, ‘annelik en yüce kariyerdir’ vurgusu bu dönemde devam etti.

2015-2016 yıllarında şehir merkezlerine taşınan askeri operasyonlar sırasında Kürt kadınlarına yönelen ırkçı ve cinsiyetçi şiddet, kadın bedeni üzerinde kurulmak istenen tahakkümün görünümlerinden biri oldu. Özel harekatçıların sokağa çıkma yasakları döneminde evlerin ve sokakların duvarlarındaki ırkçı ve cinsiyetçi, tehdit ve hakaret içeren yazılamaları ve tehditleri, militarizmin kadın bedeni üzerindeki iktidarını da açıkça ortaya koydu.

Aynı dönemde kamusal alanın paylaşımı da giderek kısıtlandı. 2019’da 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’ne yönelik polis saldırısı ve sonrasında Cumhurbaşkanı’nın yürüyüşü ‘ezana saygısızlık’ iddiasıyla hedef alması, tıpkı Onur Yürüyüşleri’nde olduğu gibi feministleri ve LGBTİ+’ları ‘toplumsal hassasiyetleri hiçe sayan unsurlar’ olarak kriminalize etti. Kısacası, Taksim ve İstiklal’in eylemlere kapatılması, yalnız güvenlik tedbiri değil, feminist mücadelenin kamusal alandan dışlanmasının, kamuoyu nezdindeki meşruiyetinin zedelenmesine yönelik bir girişimin açık bir göstergesiydi.

Ama baskı arttıkça ses de çoğaldı. Kadınlar her yasakta yeni bir yol, her barikatta yeni bir slogan buldu. Devlet meydanları kapattıkça kadınlar ve LGBTİ+’lar ara sokaklarda buluştu. Ve her defasında aynı cümlede ısrar ettiler: “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz.”

8 Mart

İstanbul