İlk örgütlenmeler, sokakla temas ve baskı

İstanbul’daki Onur Yürüyüşleri 2003’te başlamış olsa da, LGBTİ+ hareketin kamusal alanda görünürlük ve toplanma hakkı mücadelesi çok daha erken bir tarihe uzanıyordu. 1987’de trans kadınların öncülüğünde Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’nün uyguladığı sistematik şiddet ve baskıya karşı Gezi Parkı’nda yapılan açlık grevi, Türkiye’de LGBTİ+’ların ilk kamusal eylemi olarak kabul edildi. 1990’larda Kaos GL ve Lambdaistanbul etrafındaki örgütlenmelerin ortaya çıkması ise örgütlü bir hareket için zemin yarattı.

Kaynak: Lambdaistanbul
Kaynak: Kaos GL

Bu yıllarda toplanma mücadelesi çoğu zaman “meydana çıkmak”tan önce, bir araya gelinecek mekanları yaratmak ve bu mekanların sürekliliğini korumak üzerinden yürüdü. İstanbul’daki ilk örgütlenme pratikleri, ev içi buluşmalar ve dar çevre toplantıları gibi küçük ölçekli alanlara yaslanırken; aynı zamanda bu alanlar da fişleme ve şiddet tehdidiyle kuşatıldı. 1990’lı yıllarda hareketin kurumsallaşması için atılan adımlar, Lambdaistanbul’un kurulmasıyla birlikte daha görünür bir süreklilik kazandı.

Kaynak: Lambdaistanbul

1993’te yapılması planlanan ve Onur Yürüyüşü’nü de içeren “Cinsel Özgürlük Etkinlikleri”nin valilik tarafından yasaklanması ve yürüyüşün fiilen polis müdahalesiyle engellenmesi, İstanbul’da kamusal alana çıkmanın erken bir tarihte nasıl kriminalize edildiğini ve ne kadar politik risk taşıdığını gösterdi. Aralarında milletvekillerinin ve yurtdışından gelenlerin olduğu bir grup gözaltına alındı ve 27 kişi sınır dışı edildi. Bu örnek, sonraki yıllarda da karşılaşılacak bir örüntüyü görünür kıldı: bir yandan hazırlık, örgütlenme ve kamusal söz kurma çabası; diğer yandan daha alana çıkmadan başlayan müdahale, tehdit ve dağıtma pratikleri.

Mine Yanat’ın Patikalar’da aktardığı 1993 tanıklığı, bu eşiğin nasıl yaşandığını, eylem anının yanı sıra eylem öncesi ve sonrası süreçlerde baskının gündelik hayata nasıl yayıldığını kayda geçiriyordu:

“Yürüyüşe hazırlanması çok güzeldi. Biz çok güzel bir heyecanla hazırlandık. Toplantısı güzeldi. Herkes böyle mutluydu ama basından dolayı bayağı halkı galeyana getirdiler diyebilirim. Çünkü İstiklal Caddesi’nde yürüyüş başlamadan önce daha insanlar çıkmadan, caddeye tam olarak bile çıkmadan polisler, yakaladı insanları. Eve tehditler başlamıştı. Yani ben şeyi biliyorum, annemi arayıp da ‘Senin kızını biz kadın da yaparız, şey de yaparız. Kızın yola gelsin, ya o kızını evlendir, yoksa işte şöyle olur böyle olur’ bir ton tehditler. Annem o sayede öğrendi biraz. Korkmaya başladı annem, ‘Kızım’ dedi, ‘bunu gizli yap. Yapma yani, bu kadar önde olmak zorunda değilsin’ gibilerinden. Ama ben şey yapmadım yani olacağı varsa olur. Hatta emniyete gittim, dedim kardeşim böyle böyle tehdit altındayım, telefonla tehdit ediliyorum. Yürüyüşten önce işte yürüyüşü bildirdik, açıklama yapıldı. Beyoğlu İş Merkezi’nde bir kafede açıklama yaptık. O açıklamada basının tavrı güzeldi ama sonra çıkan haberler çok kötüydü. ‘Yok Müslüman mahallesinde salyangoz yenmez, yok şöyle, yok efendim burası Brezilya değil’ gibi şeyler. Ve o günü hiç unutmuyorum. Valla biz dört beş kişi bir anda bir yerlere savrulduk, ara sokaklardan. İzimizi kaybettirdik, ondan sonra Tünel’de birkaç kişiyi dövdüler ettiler, ondan sonra o havaalanından gelenleri sınır dışına yolladılar. Daha yürümeden parçaladılar diye biliyorum yani, yürüyüş olmadı yani ama yine de güzel bir adımdı. Karakolda şey vardı, bu eski dosyalar vardır, karton dosyalar, üzerinde şey yazıyordu, kurşun kalemle yazılmış, eşcinsel terörist diye. O benim çok acayibime gitmişti. Ya dedim bunu bu şekilde yazdın. Bunun bana bir kopyasını verir misiniz, bunun fotoğrafını verin bana yani. Ne demek terörist, kim ne oluyor?”

— Mine Yanat (Patikalar, s.56–57)

1993’te yürüyüş yapılamamış olsa da, bu deneyim ilerleyen yıllarda örgütlenme biçimleri ve kamusal alana çıkma stratejileri açısından belirleyici bir referans noktası oldu. Buna rağmen Lambdaistanbul bu süreçte kuruldu, basına kapalı Onur Haftası etkinlikleri düzenlenmeye devam etti.

90’lı yıllarda devlet şiddeti, özellikle trans kadınlar üzerinde yoğunlaştı. Beyoğlu Ülker Sokak’ta “Hortum Süleyman” olarak bilinen polis amirinin yürüttüğü sistematik işkence, yalnızca bir güvenlik rejimi uygulaması değildi, LGBTİ+’ların kamusal alandan dışlanmasına yönelik sistematik pratikleri de gösteriyordu. Bu baskı rejimi, hareketin politikleşmesinde ve sokakla ilişki kurmasında belirleyici oldu:

Ancak 1990’ların ortasında baskı, yalnızca polis operasyonlarıyla sınırlı kalmadı. İstanbul’un 1996’da ev sahipliği yaptığı Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı – UN-HABITAT II Konferansı öncesinde kent, uluslararası kamuoyuna “düzenli” ve “güvenli” bir vitrin olarak sunulmak istendi. Bu süreçte Beyoğlu ve çevresinde kapsamlı bir “temizleme” politikası uygulandı. Kentsel dönüşüm ve güvenlik söylemleri iç içe geçirilirken, trans kadınlar ile göçmenler kamusal alandan uzaklaştırılması gereken gruplar olarak hedef gösterildi. Ülker Sokak’ta yaşananlar da bu politikanın en görünür örneklerinden biriydi.

1990’ların şiddet hafızasının ardından, 2000’lerin başı Türkiye’de bambaşka bir siyasal iklimle açıldı. 2002 seçimleri ilk AKP hükümetiyle sonuçlanırken, Kopenhag Siyasi Kriterleri’nin yerine getirilmesi ve Avrupa Birliği’ne uyum vaadi geniş bir toplumsal meşruiyet üretti. Bu atmosfer, LGBTİ+’lar açısından yalnızca siyasetin dilinin değil, örgütlenmenin imkanlarının da değiştiği bir döneme işaret ediyordu. O güne dek çoğu zaman kendi adlarıyla ve kendi kurumsal biçimleriyle var olamayan LGBTİ+’lar, öğrenci inisiyatifleri, insan hakları örgütleri, feminist gruplar, sendikalar ya da sol parti çatıları altında sınırlı alanlara tutunmuştu. 2004’te Dernekler Kanunu’nun değişmesiyle bu tablo hızla dönüştü. Kaos GL’nin 2005’te, Lambdaistanbul’un ise 2006’da dernekleşmesi, 1990’lardan taşınan deneyimin artık süreklilik kazanabildiği bir örgütsel zemini oluşturdu. Bu genişleme, iktidarın LGBTİ+’lara dönük bir “hoşgörü” siyaseti geliştirmesinden ziyade, AB üyelik sürecinin açtığı kurumsal pencerelerin bir sonucuduydu. Ancak bu açılma, sokakla kurulan ilişkinin bir anda “rahat” hale geldiğini göstermiyordu. 

LGBTİ+ hareketi 2000’lerin başında bir yandan dernekleşme, kültür merkezleri ve danışma hatları gibi kurumsal adımlar atarken, diğer yandan kamusal alanda görünmenin sınırlarını da yokladı. Örgütsel güçlenme ile kamusal alanda risk alarak görünür olma mücadelesi, 2003’te İstiklal Caddesi’nde atılacak küçük ama tarihsel adımın zeminini hazırladı. Bu adım, bir anda ortaya çıkmadı; 2002’den itibaren, farklı alanlarda ve farklı ölçeklerde sokağa çıkma denemelerinin birikimiyle mümkün oldu.

DOSYALAR
İstanbul