2003’te Terkos Çıkmazı’ndaki Lambdaistanbul ofisinden çıkıp Mis Sokak’a doğru yapılan ilk yürüyüş, sayıca küçük bir grupla atılmış, sembolik olarak büyük bir adımdı. Bu yürüyüşün arkasında 1990’lar boyunca sürdürülen kapalı mekan buluşmalarının, 1993’te engellenmiş bir Onur Haftası’nın, 2002’de 1 Mayıs alanında ilk kez gökkuşağıyla görünür olmanın ve dernekleşme yolunda atılan adımların birikimi vardı.
1993’te yarım kalan yürüyüşün devamı niteliğindeki bu eylem, İstiklal Caddesi’ndeki birkaç yüz metrelik rotası ile LGBTİ+’ların, ilk kez kendi pankartı ve kendi örgütlenmesiyle kamusal alana çıkma girişimiydi. Lambdaistanbul’un kültür merkezinin açılması, danışma hattının kurulması ve farklı mücadelelerle temas gibi gelişmelerle birlikte okunduğunda, sadece LGBTİ+’lar olarak yürümek yeni bir eşikti. 2003’teki bu ilk yürüyüşün nasıl bir sürekliliğin içinden doğduğunu ve neden tam da o anda mümkün hale geldiğini tanıkların anlatısında görebiliyoruz:
Bu ilk yürüyüş, sonraki yıllarda gelişecek olan “kendi başına çıkma” fikrinin başlangıç noktalarından biriydi. Öncesinde 1 Mayıs, 8 Mart ve savaş karşıtı yürüyüşlerde başka hareketlerle birlikte yürüyen LGBTİ+’lar, 2003’te ilk kez kendi çağrılarıyla kamusal alanda bir yürüyüş örgütledi. Can Yaman, Patikalar’da hem “kendi başına çıkma” ihtiyacını hem de bu ihtiyacın örgütlenme tartışmalarıyla nasıl iç içe geçtiğini 2001 yılındaki deneyimleri üzerinden şöyle aktarıyor:
“1 Mayıs’ta, 8 Mart’ta savaş karşıtı hareketle çıkıyorduk ama kendi başımıza çıkmıyorduk. Kendi başımıza da yapabileceğimizi göstermek istedik. Çok endişeliydik tabii, yani bir kere izin almadık falan ama bulunduğumuz yerden Mis Sokak’a yürüyecektik. Hatta onun da öncesinde 2001’de bir anım var. Mis Sokak’a kadar yürüyecektik. Hatta onun da öncesinde 2001’de bir anım var. Her yıl bir Onur Haftası yapıyorduk ama onur haftaları genellikle şeydi bir haftalık bir etkinlik olur sonunda da parti olur, hoppa biter falan filan, geceliğin de göstermelik bir yürüyüş yapılır. İşte buradan Dolmabahçe Sarayı’na kadar bir yürünür. O da bizim yürüyüşümüz olurdu. Tabi görünür olmayan bir şeydir ama öyle mizansen olarak yapılırdı. Ünlü bir yazar vardı. ‘Siz’ dedi, ‘tamam yapıyorsunuz ediyorsunuz da gizli olarak neyin onurunu kutluyorsunuz ki? Millet orda 68’de canı pahasına bir şeyler yapmış, kendini ortaya koymuş, ölmüş gitmiş, siz hâlâ kaçak köçek dövüşüyorsunuz.’ Biraz bel altından vurmuştu. Çünkü kolay değildi açılmak ve bunun üzerine bedel ödemek… Ama o serzeniş de bir yerde haklı geldi. Bir yandan da bu bahsettiğim etkinliklerde yürüyüşün hep bir provası yapıldı.”
Can Yaman (Patikalar, s. 99)
Yürüyüş, o gün için bir “kalabalık gösterisi” değil, kamusal alanda var olma hakkını fiilen kullanmanın ve her şeyden önce “görünürlük ve hak talebi”ni kurmanın küçük ama keskin bir hamlesiydi. Esmeray Özadikti, yürüyüşün ölçeğini küçük bayrak imgesi üzerinden tarif ediyordu:
“Sekiz on kişi çıktık yürüdük. Ertesi yıl Mis Sokak’ın başında elli kişi… Böyle böyle devam etti ve… Hem heyecanlıydık, polis bizimle dalga geçiyordu. Dikkate bile almıyordu. Tam şeylerini hatırlamıyorum ama son derece heyecanlı olduğumuzu biliyorum. Dernek binasından çıktık, küçük bir bayrağımız vardı. Şu an şimdi o büyük bayrak var ya hani herkesin tutup İstiklal’de yürüdüğü. O zaman da daha minik vardı sekiz dokuz kişi tutuyorduk yürüyorduk. Öyle bir şeydi.”
Esmeray Özadikti (Patikalar, s. 100)
1993 deneyiminin ardından, 2003’te yürüyebilmenin yarattığı coşku, yıllara yayılan baskı ve bekleyişin izlerini taşıyordu:
“Seneler sonra bir heyecan… O duyguyu ben nasıl anlatayım? 93’te ilk yürüyüşü yapamıyorsun, sonra çıkıyorsun oğlunla beraber orada yürüyorsun. Bu farklı bir şey. Bu duyguyu harbiden yaşamak gerekir yani, kelimeler kifayetsiz kalıyor. O duygularla ben sarhoş gibiydim zaten. Sadece oğlum, ben yürüdüğümü hatırlıyorum. Bayrağı salladığımızı hatırlıyorum, oğlumu öptüğümü, bayrağı öptüğümü falan hatırlıyorum. Yani o acayip bir duygu ya, şimdi de bir tuhaf oldum. Ya ben çok duygusal bir insanım da, ya o duyguları anlatamıyorum, içimde böyle keşke her gün yürüyüş olsa, her gün yürüsek keşke, insanları rahatsız etmeden tabii ki, biz neşeli insanlarız, biz insanları seviyoruz diye göstermek lazım. Ben hep böyle yola çıktım. İnsanlara da hep bunu anlatmaya çalıştım. Biz farklı değiliz”
Mine Yanat (Patikalar, s. 100)
Lambda’dan çıkıldı, Mis Sokak’ta bitirildi, çok kalabalık olmayan yürüyüş grubunda “ne olacak” tedirginliği hakimdi ve en önemlisi, o anın tarihsel bir başlangıç olduğu pek de bilinmiyordu:
“1 Mayıs’tan farklı olarak orada tek başımızaydık. Onur Yürüyüşü bizim resmen tek başımıza, bayağı az sayıda insan, elimizde bir bayrak ve işte bir şey yanılmıyorsam tabi bir şey yapmıştık pankart yaptırmıştık. Lambda Eşcinsel Sivil Toplum Girişimi diye, onu tutuyoruz ve yürüyoruz. Böyle biraz ürkeğiz, ne olacak tepki olacak mı, saldıracaklar mı bir şey olacak mı, birisi bir şey diyecek mi falan diye. Yani öncesinin hazırlıklarını çok hatırlamıyorum ama o günü hayal meyal hatırlıyorum. Lambda’dan çıktık ve Mis Sokak’ta bitirmek üzere yürüyüşümüzü başlattık. Yani bu sayı hakkında çeşitli şeyler söyleniyor ben yirmi kişi falan gibi hatırlıyorum kimisi daha fazla diyor, çok emin değilim ama çok kalabalık değildik. Özellikle sonraki yıllara kıyasla bayağı az kişiydik, elimizde tutuyoruz pankartı, yürümeye başladık… İleriki yıllarda bu kadar büyüyeceğini falan tabii hiç düşünmemiştik. O an sadece attığımız bir adımdı bizim için”
Öner Ceylan (Patikalar, s. 100)
Özgür Azad, “korunaklı 1 Mayıs” ile “tek başına Onur” arasındaki farkı ortaya koyuyor ve yürüyüşün yalnızca “kendi varoluşuyla ve sesiyle” kamusal alanda yer almasının neden daha önemli olduğunu anlatıyor. Ayrıca “anarşist, antimilitarist, solcu, feminist kesimlerden insanların” dayanışmasını hatırlatıyor:
“Tabi çok heyecanlıydık. 1 Mayıs’a evet katıldık bir grup olarak ama 1 Mayıs yine de çok karma ve korunaklı bir alandı. İlk defa LGBTİ+ların kendilerinin tek başına ve sadece kendi varoluşuyla ve sesiyle çıkacak olan bir şey olarak Onur Yürüyüşü daha önemliydi. Yine o dönemde temas halinde olduğumuz işte anarşist, antimilitarist, solcu, feminist kesimlerden insanların da bize desteği ve yürüyüşe katılımıyla, yaklaşık kırk kişi kadardık. Tam sayıyı da bilmiyoruz. Terkos’taydık. Terkos’tan yola çıktık. Tişörtler yaptırmıştık o dönem, onları giymiştik hatta böyle. Koyunlar vardı tişörtün üzerinde. Hepsi bi yöne gidiyordu. Bizim renkli, 6 renkli olanlar da ters yöne gidiyordu. O tişört hâlâ duruyor bende. Önemli bir şeydi. Sonrasında her yıl devam ettirdik. İlk birkaç yıl oturana kadar, mesela 250 kişi yürüdük galiba ikinci yıl. Tamam dedik artık, yaptık! Oldu diye. Üçüncü yıldı sanırım. Rehavete kapılınca mesela on beş yirmi kişi falan anca toplanabilmiştik. Günümüzde işte yüzlerce sosyalleşebilen, açılabilen, aktivizmini yapabilen insan var hani ne mutlu ki. Çok uzun bir süre değil aslında yani bahsettiğimiz. Ben hep umutluydum o zaman da çok kısa sürede ivme yakalayacağını tahmin ediyordum.”
Özgür Azad (Patikalar, s. 101)
Bu ilk yürüyüş, toplanma özgürlüğü bakımından çok önemli bir şey üretti: “Kamusal alanda var olma” hakkını fiilen kullanma cesareti.