2008, İstanbul Onur Yürüyüşü’nün ölçeğini ve kamusal ittifaklarını belirgin biçimde büyüten bir eşik olarak kayda geçti. Lambdaistanbul’a yönelik kapatma davası ve fesih kararıyla somutlaşan hukuki baskı, yürüyüşün yalnızca LGBTİ+ örgütleri çevresinde değil; aileler, yakınlar, hak savunucuları ve farklı toplumsal aktörlerle genişleyen bir dayanışma içinde konumlanmasına zemin oluşturdu. Bu yıl Tünel Meydanı’na dek uzanan yürüyüşte iki bin kişiyi aşan katılımın, “hak ihlali karşısında kamusal görünürlükle cevap verme” motivasyonu; Onur Yürüyüşü’nün, bir haftalık etkinlik kapanışının ötesinde, doğrudan siyasal savunuculukla ilişkilenen bir eylem alanı haline geldiğini gösterdi.
2010’da ise iki paralel gelişme dikkat çekti: Bir yandan yürüyüşün katılımı artarak birkaç bin kişiye ulaştı ve Onur Haftası’nın programı daha uzun bir takvime ve daha çeşitli etkinliklere yayıldı; diğer yandan transların maruz kaldığı ayrımcılık ve hak ihlallerini merkeze alan ayrı bir mücadele kurulmaya başlandı. İstanbul Onur Haftası, 2010 yılına kadar Lambdaistanbul tarafından düzenlendi, 2010 yılından itibaren ise her yıl açık çağrıyla bir araya gelen bağımsız aktivistlerden oluşan Onur Haftası Komitesi tarafından organize edilmektedir. Trans Onur Haftası ve Trans Onur Yürüyüşü’nün doğuşu, Onur Haftası içindeki farklı deneyim ve taleplerin, “özneleşme” ve “temsiliyet” tartışmaları eşliğinde daha görünür bir biçimde örgütlenmesi anlamına geliyordu. Bu ayrışma, yalnızca tematik bir eklenme değil; transların şiddet, ayrımcılık ve yaşam hakkı gündemlerini doğrudan kamusal alana taşıyan özgül bir politik çerçeve olarak da okunabilir.
2010’ların başı hem Trans Onur Yürüyüşü’nün yarattığı görünürlük ve dayanışmanın güçlendiği hem de daha düzenli ve yaygın bir sokak aktivizminin yaşadığı yıllardı.
Aynı dönemde, devlet düzeyindeki hedef gösterme ve ayrımcı söylemin güçlendiğine işaret eden örnekler de görünür oldu. 2010’da kadın ve aileden sorumlu devlet bakanının eşcinselliği “hastalık” olarak niteleyen beyanı, bu yönelimin erken örneklerinden biri olarak literatüre geçti. Bu tablo, kamusal görünürlük artarken siyasal düzlemde ayrımcılığın ve hedef göstermenin de yükseldiği bir ikili dinamiği gösteriyordu.